Okuduklarımız hayatın her ne kadar içinden olursa olsun, soyut dünyanın ötesine geçiremez bizi.  Karakterin soğuktan titremesi, aç kalması, kırılmış koluna çalınan merhem... Ne kadar iyi anlatılırsa anlatılsın bizler, bütün bu anlatıları zihni titreyişlerle hissederiz. Oysa anlatan için bu durum her zaman böyle değildir. Yazar, okuduklarımızın da ötesinde bütün anlatılarını yaşanmış veya hissetmiş de olabilir.

   Hayatımın bu evresi, geride bıraktığım diğer evrelere kıyasla biraz daha karışık. Çünkü kendimi bildim bileli okullu olan ben için okulsuz olmak, boşluğa düşmek gibidir. Okul sonrası azmedip çalıştığım sınavdan da olumsuz sonuç alınca içinde bulunduğum bu boşluk, daha da derinleşti...

   1 yıl boyunca, sınava çalıştığım süre değince aklıma, zaman zaman "ya başarız olursam?" fikri gelirdi. Kısmet bu günlereymiş, azmettiğim sınavdan da geçer not alamayınca birkaç işe başvurdum. Ücretli öğretmenlik ve telekominasyon şirketi de beni yarı yolda bırakınca hepten enseyi kararttım. 2 gün önce ise zeytin toplamak için insan aradıklarını görünce bu işi denemeye karar verdim.




İmece - Zeytin


  Sabah 4'te kalkabileceğimi düşünmüyordum, 2 saat öncesinde henüz gözlerimi kapamamışken. 10 dakikalık gitsem, gitmesem tartışmasından sonra yatağımdan hızlıca kalkıp azığımı hazırladım. Çünkü iş veren, yemek verilmediğini öncesinden söylemişti. Her şeyi tamam ettiğimi düşününce de evden çıktım. Güneşe dair ortalıkta hiçbir iz yoktu. Çarşıya kadar motorla gitmeye karar verdim. Motorun kilidini çözmüştüm ki ön tekerin havasız olduğunu gördüm. Yola çıktımsa yolun sonunu görmeye niyetliydim. Tekerin havasını şişirmek için 5 dakika uzaklıktaki benzinliğe gidecektim. Motoru, arkadaşımışcasına sürüklerken yol üstünde 4 köpek karşıladı beni. Hareketsiz kalakaldım, hepsi birden havlıyordu ve etrafımda da kimse yoktu. "Acaba geri mi dönsem?" diye düşünsem de kendimce cesur bir karar vererek 4 köpeğin arasına doğru yürüdüm. Havlama sesleri bütün sokağı inletiyordu, kimsenin olmaması sebebiyle de dışımdan, "kö-köpek kardeşler, lütfen beni ısırmayın, fena korkuyorum!" diyordum ve kalbim, çatlarcasına atıyordu. Bereket versin hiçbiri bana ilişmeden yolumu buldum, bu kadar terleyeceğimi düşünmüyordum çünkü hava o kadar da sıcak değildi. Buluşma saatine son 30 dakika kaldığı için kimsesiz boş yollarda motorumu son sürat sürdüm. Nihayetinde menzilime ulaştım ve servise bindim.




Kırmızı Eşarplılar


  Hiç tanımadığım insanlarla dolu bir servis, üstüne nereye gideceğime dair hiçbir fikrim yok. Herkesi daha iyi görebilmek amacıyla minibüsün en arka koltuğuna oturdum. Etraf, eşarplarıyla kendine maske yapan kadınlarla doluydu. Minibüse alınan insan sayısı çoğaldıkça işçilerin yaş ortalamasının 55-60 olabileceğini varsaydım. Hiçbirini tanımıyordum, konuştukları dil dahi neredeyse bana yabancıydı. Yol uzun ve göz uykusuzdu. Başımı yola doğru verip uyumayı denedim, başaramadım. İstemsiz, ne konuşuluyor onu dinledim. Daha çok tarla, traktör üzerine konuşuluyordu. 70 yaşındaki adamlar, birbirlerine el şakaları yapıyorlardı. Pek kibar sözler duymasam da herkes bu durumdam memnun görünüyordu ve neşeli olmayan neredeyse kimse yoktu. Sonunda zeytin tarlasına vardık, herkes ne yapıyorsa ben de onu yapmaya çalıştım. Bizi 4 kişilik gruplara ayırdılar. Kıdemli gördüğüm ablanın yanına giderek onun dilinden konuşmaya başladım. 


  Aba! Ben netçem tam bilmiyom. Bana gösterive de ben de öğrenem.

 Abam, sen bizim gruptansın ben göstercen sana du hindi!


  Sabah 7.30 ile iş, başlamıştı. İşimiz kararmış zeytinleri toplayıp kasanın içine doldurmaktan ibaretti. Bazen ağacın üstüne çıkılmalı bazen de yerden zeytin toplanmalıydı. Tek tek ve kibar kibar zeytinleri topluyorken grubumuzdaki 65'lik teyze :


  Abuu, öyle tek tek baş mı olu? Bak hindi, yolu yolu ve. Ha maşallah benim yiğidime. 


  Grubumuzdaki insanları tanıdıkça onları çok sevdim. İlk iki saat bütün gücümle çalıştım. Ağacın tepesine çıktım, altına kilim serdim, sohbet ettim, bol bol güldüm. 2 saat sonrasında hepsini ailem gibi görmeye başladım. Bana sürekli "Ha maşallah güzel oğlum, hadi bakem" deyip bana güç veriyorlardı...


 8 Dolar Uğruna 



  Saat 9.30 olunca aralıksız 2 saat çalışabildiğime inanamadım. Ağaca çıkınca ayağım, yorgunluktan titriyordu ve önümde, daha çok zaman vardı. Samimiyetimizin de artmasıyla zeytin bu şekilde, ağaçtan toplanıldığı gibi yenilir mi, diye sordum. 


 Aa, de başıma! Acıdır oğlum yeni mi öyle? Ama merak ediyosan atıve bi dene ağzına. Ben sana şeker veririm. 


  Ağzımdaki zeytini çıkarmak zorunda kaldım, acı olduğuna inanmamış değildim. Yine de tatmak istiyordum. Kendimi biraz tanıtınca bana biraz saygınlıkla yaklaştılar. Benim oğlum, kızım, torunum da öğretmen, polis, memurculağa başladılar...

  65 yaşındaki teyze, bütün okumamışlığına rağmen zehir gibi zekiydi. Bol bol gülüyor ve ince espriler yapıyordu. Onun, tanıdığım çoğu güçlü(?) insandan çok çok daha güçlü olduğunu gördüm. İsmi Emine'ydi. Günlük 80 tl için böylesine yorucu bir işte çalışıyordu. Yaşına rağmen inanılmaz güçlüydü, ağaca çıkıyor, dinlenmeksizin zeytin topluyor ara ara da türkü söylüyordu. Ona, çok zengin olsaydım ödül verebileceğimi söyledim. Orada her şey hayal üstüne kuruluydu, mutluluğun kaynağı oradan geliyordu. 





Ömür Abla - Muhasebeci de Derler


  Aradan iki saat daha geçmişti ki kendime aferin verdim. Bu kadar dayanıklı olduğumu bilmiyordum. Durmaksızın 4 saattir çalışıyordum. Üstüne zaman bütün yorulmuşluğuma rağmen hızla akıyordu, çünkü ablalar hiç susmuyor ve beni bolca güldürüyordu. Beni bu kadar kısa bir zaman diliminde sahiplenmeleri çok hoşuma gitmişti. Diğer üyelerimizden biri de Ömür ablaydı. İsminin çok güzel olduğunu söyledim ona. Şöyle bir konuşma geçti aralarında. Ömür Abla :


Ben kızıma hiç para vermiyom.

Abuu, senin gızın evlatlık mı? 14 yaşında genç gıza para verilme mi? 


  Daha sonra bana sordular bu işi, ben de az da olsa verilmesi gerektiğini söyledim. Çünkü ellerinde çok fazla olmadığını biliyordum. Okulda kendini kötü hissedebileceğini de ekledim. Hafta başı kızına, 10-20 lira verebileceğini söyledi, bizi haklı buldu. Bütün bu konuşmalar beni çok düşündürüyordu. Kaç yaşına gelmiş bu insanlar 10-20 tl için akşama kadar çalışıyorlardı. "Hayat zordur" kelimesi, benim için farklı bir anlama daha geliyordu artık...




  Zeytin toplarken felsefi düşüncelere dalmama dahi fırsat yoktu. Çünkü patron olduğunu düşündüğüm adam, gölgeye oturup sigara içmeye ve zaman zaman bağırmaya başlıyordu. Alınlarımızı dahi silmek için duramazken patron, ağzında kürdanıyla keyif çatıyordu. Yoksa felsefe, karnı tok olanların mı uğraşısıydı?


Son Düzlük


  Gördüğüm ve hissettiğim her şeyi en ince ayrıntısına kadar aktarmak isterdim, ne var ki bütün ince ayrıntıları yazacak kudreti kendimde bulamıyorum. Zeytin toplama işinde yalnız 1 gün çalıştım. Üstüne bunu, mecbur olmadan yaptım. Yüzlerce insan, sabahtan akşama kadar hiç durmaksızın, durmaksızın kelimesini bütün içtenliğimle kullanıyorum, günlük 8 dolar alabilmek için çalışıyor. Patron(?) denilen adam, yalnız işçi getir götürü yaparak zeytin toplayanlardan 5 kat fazla para kazanıyor. Başımızdaki patronun sevimsiz hareketlerinden dolayı bunu söylüyorum, yoksa patronun da patronu vardır bu işlerde.


  Şehirler arası yolculuklarımda yolun kenarında çalışan birçok imece gördüm. Onlar, her gün görüp geçip gittiğim insanlar listesindeydi. Bu sefer geçip gitmedim, imecilerden biri de ben oldum. Bu yazımı, o annelere adıyorum.